17 Eylül 2012 Pazartesi

5 Sonu Hiçbir Yere Varmayan Öyküler - Diriliş I

''Hayat dürtüsü ne kadar çok engellenirse, yıkma dürtüsü o kadar güçlenir. Hayat ne kadar çok gerçekleşirse, yıkıcılılığın gücü de o kadar azalır. Yıkıcılık, yaşanmamış hayatın sonucudur.''
Erich Fromm - Özgürlük Korkusu






" Bugün hava çok güzel olacak."

Havayı kokladı. Gözleriyle içine çekti cam gibi gökyüzünü. Hava da cam gibiydi. Yer de öyle. Güneş henüz kendini gösteriyordu, henüz ortalık aydınlanmamıştı.

Burun delikleri yandı. Huzursuzca montunu çekiştirdi, üstünkörü ellerine üfleyip otobüs durağına gitti.

Durağın önüne birisi arabasını çekmişti. Çıkardı çakmağının köşesiyle ince ince arabanın kaportasını kazımaya başladı. İşi bitince çok cepli montunun içinde kibritini aradı. Aradığını bulduktan sonra tablasını zaten evden çıkmadan sol iç cebine koymuştu, onu araması saçmaydı, buldu. Arasam saçma olurdu diye düşündü.

Tüm gece uyuyamadığı için sigara sarıp durmuştu. Hem de bugün için bu kadar sigaraya ihtiyacı olmayacağını bilerek. İyi yaptığı bir şeyleri yapmak hep rahatlatmıştı onu. Çocukluğunda, gençliğinde; iyi top oynadığından - Allah için-  gecenin geç saatlerine kadar dışarıda kalırdı. Sonra kulübe gireyim dedi - seçildi de - henüz dördüncü maçında bileğine bastılar çocuğun. Anlık bir olay, ufak bir denge hatası yüzünden onlarca yıl hayalini kurduğu şeyi yapmaktan vazgeçmişti. Daha doğrusu vazgeçirilmiş.

Otobüse binmek için güzel  zamandı. Günün ilk otobüsü; içerisi tenhaydı, bir adam oturmuştu ön tarafın en köşesinde dışarı bakıyordu. Suratından bir şey anlamak mümkün değil.. Yani seçenekler var tabii ama saymaya kalksan milyonlarca..

" Binsene kardeşim, sabah sabah.."

Şoförü duyunca gerçekliğine döndü. Ona hiç bakmadan, ona en yakın koltuğa oturdu. Kapıya yakın.. Serin..
Hem de nedense biraz önce kendisini tersleyen şoföre yakın oturmak onu rahatlatıyordu.

Yolda çantalı adamlar gördü, büyük saatleri vardı. Eskisi gibi değil. Büyük saatler. Topuklu ayakkabıyla yan yan basan, buna rağmen koşmaya çalışan kadınlar gördü. Hoş belki de koştukları için yan basıyorlardı.

Uyudu sonra..

Uyandığında şoföre nerede olduklarını sordu, nerede inmesi gerektiğini söyledi; şoför ters ters aradığı duraktan 2 durak ileride olduklarını buyurdu. Adama sadece gülümsedi . Sanki onun bilmediği bir şeyler biliyordu, sanki onu bağışlıyordu.

Afili adımlarla inip hızlı adımlarla gideceği yere yürüdü. Yorulmuştu. Apartmanın önüne gelince kapının otomatiğine basıldı. Demek ki arkadaşı bekliyordu, bu iyiydi.

" Hoşgeldin"

Kafa salladı sadece.

" Aç mısın?"

" Biraz midem bulanıyor."

Biraz bekleştiler.

"Emin misin?"

Kafa salladı.

" Geç içeriye."

Eski tip bir çekyata kuruldu. Televizyonda gündüz kuşağında kimsenin önemsemediği, en işsiz insanın bile ses olsun diye açmayacağı türden bir uzakdoğu dizisi vardı. Biraz baktı, ama görmedi. 

" Uyumak ister misin?"

" Hayır. Hiç uyumak istemiyorum bundan sonra. Uyumaya zamanım olacak, yaşamam lazım şimdi"

Arkadaşı sarılmış bir sigara uzattı.

" Al ihtiyacın olacak muhtemelen."

" Seni zor durumda bırakmak istemiyordum ama aklıma kimse gelmedi."

" 1 saat sonra, mümkünse geri dönmemek üzere yurtdışına çıkıyorum, sen beni düşünme."

" Bu seni daha da zor duruma düşürecek."

" Kimse seni gördü mü?"

" Sanmam."

" Ben 3 saattir sokağı gözlüyorum, buralar öğrenci mahallesi kimse öğleden önce uyanmaz, uyansa da kim girdi, kim çıktı kimsenin umrunda değildir. Kim gerçekten kendi evindeki burada."

Cevap olarak kafasını salladı.

 " Ben hazırlanıyorum.

Bir şey demedi. Göğsünü ovalayıp duruyordu. Duvardaki saatin tik-takları sinirini bozuyor, gözü seğiriyordu. Tablasından bir sigara yaktı. İlk içtiği sigaranın tadı geldi ağzına.

Arkadaşı duşa girdi. Su sesi bile tik-takları bastıramadı. Patronu Pazartesi için iş yüklemişti. Tüm haftasonunu yiyecek bir iş.
Kanalı değiştirdi..

Sabah haberleri başlamıştı. Vefat etmiş bir bebeğin aslında tecavüze uğradığı, kendini  aldatan karısını ve aşığını 24 ayrı yerinden bıçaklayan bir adamı, bir kürk için 8 fok balığının kafasına ağır sopalarla vurulması gerektiği anlatıldı. Hayat görüşü kendilerinden farklı diye, başka düşünüyor diye iki insanı sokak ortasında linç etmişlerdi. Sosyetikler tatile çıkmaya başlamışlardı. Kodamanın biri kendine jet alıp metresine şov yapmıştı.
Demekki dün bunlar olmuştu.

Trafik yine vardı.

Öğleden sonra da hava berrak olacaktı.

Tuttuğu takım 3. Yıl da üstüste şampiyon olmuştu. Gerçi 3 yıldır takip ettiği yoktu. Maça gitmişliği bile yoktu hiç. Acaba nasıl olurdu diye düşündü, bir stadyumda tanımadığı insanlarla kolkola bağırmak güzel bir duygu olmalıydı..

Bir sigara daha yaktı.
Kaçırdığı, ıskaladığı şeyler aklına geldi. Hiç aşık olamamıştı, kendi canı yansa canı yanacak biri olmamıştı. Hiç tutkuyla öpüşebildiği biri olmamıştı. Doktora yapmamıştı örneğin. Şiir yazamamıştı – denemişti  gerçi. Bir ortamda yüksek sesle konuşamamıştı. Anadilinden başka dil bilmezdi. Ama kendisinden ama başkalarından ötürü.. Bundan sonra da yapacak ışığı kendinde göremiyordu.  

“ Ben çıkıyorum..”
Arkadaşı dönmüştü. Kalktı. Sarıldılar.

“Emin misin?”

“Evet..”

“Çıkarken rica ettiğim şeyi yapacak mısın?”

“Evet..”

“Görüşürüz kardeşim..”

“Hoşçakal”

Tekrar sarıldılar, koklaşarak yumruk haline getirdikleri elleriyle birbirlerinin sırtlarına vurdular. İç güdüsel bir şeydi bu. Güç veriyorlardı birbirlerine.
Çıktı  gitti adam.. Pencereden baktı;  bir yandan göğsünü ovalarken, diğer yandan dostunun palto eteğinin köşeden döndüğünü gördü. Bir sigara daha yakmak için uzandı. Evi keşfetmek istedi. Gece lambasını, bilgisayarı, televizyonu avuçlarında hissetti.. Buzdolabının kapağını açtı. Camları sıkı sıkı kapadıktan sonra, fırının gazını açtı. Duvardan geçen zaman için sloganlar atan o saati indirip yere vurdu, üzerinde tepindi. Üzerinde sigarasını söndürdü.  

Tuvalete girip suyu açtı. Ellerini altında tuttu. Lağım kokan sokağa adım adım atmak için ayakkabılarını bağladı.

Dışarı çıktığında dükkanlar açılıyor, tezgahlar kaldırımlara seriliyordu. İki kedi birbirini kovalıyor, bir üçüncüsü onları izliyordu.

Yolun yukarısına doğru yürüdü gitti. Geçerken markete uğradı, bir paket sucuk ve 3 tane su aldı. Elinde poşetle yürümeye devam etti. Bir yandan son sigarasını yaktı. Sigarası kalmamıştı. Sabah aynı şeyleri söyleseler kulak asmazdı. Taksi tutacaktı, vazgeçti. Yürümek istiyordu. Gökyüzünden bulut dahi yoktu. Güneş de ona güzel bir kıyak geçiyordu.

Bir kahveye girdi. Bir oyunu izlemeye başladı. Ona çay söylediler, içti. Yenen çift sürekli ona da bir şeyler ısmarlıyordu. Rakipleri sıkıntıya dümüştü. Bunu farkettiğinde son çayı içemedi.
Şehrin çarşısında çıktı en sonunda, şehrin en yüksek yeri. Parla gitti, oturdu. Açtı, sucuklarını yemeye başladı, bir amca günün gazetesiyle yanına geldi. Yaşlı köşe yazarlarının olduğu bir yaşlı gazetesi.. Her tarafı buruş buruş yeşil gözlü, kanca burunlu, düğme kulaklı biri. Üstündekilere bakılırsa hali vakti yerindeydi. Bacak bacak üstüne attı.

Amca bir şeyler anlatıyordu ama yerin –nereden baksan- 3 kat altından duyuyordu onu.. Dinlemiyordu. Aradan birkaç kelime seçip onu onaylayan cümleler kuruyordu.

Su içerken birkaç damla ağzını nkenarından aktı. İlk şişeyi bir dikişte bitirdi. İkincisini açtı. Su yaratılmış en güzel şeydi onun için, hem de ne gariptir – o an için.

İki çellist meşhur bir parçayı uyarlamış gayet güzel çalıyorlardı. Sabahın bu vakti ne diye? Kalktı, para attı önlerindeki enstürman kutusuna. İlginç insanlardı ama bu kadar güzel çalınabilirdi diye de düşündü. İşe giden insanlara moral.. Hem sevdikler işi yapıyorlar, hem sıkılmıyorlar hem de para kazanıyorlardı. Nefis, en azından löp löp yediği sucuklar kadar.

İkinci şişeyi de içti.

Bir kuş sürüsü geçti onlara baktı. Güzellerdi ve gidiyorlardı. Özgürlüğü düşündü.. Çığır açacak farklı bir düşüncesi yoktu aslında, sadece özgür olmadığını düşünüyordu. Ama bir kadın, ama bir işveren, ama bir örf/adet, gelenek/yasa, bir anne/baba.. Ki her zaman zalimlerin işine yarayan zalimce erklerdi bunlar ve özgürlüğün birinci elden düşmanlarıydılar. Son şişeyi açtı ama içemedi. Yere attı.

Ayağa kalktı, parkı boydan boya çimenleri ezerek geçti ve caddenin kenarına çıktı.
Durdu. Çok güzel bir gündü hala.

“BANA BAKIN!” diye tüm gücüyle böğürdü. Bakmadılar.
Tekrarladı.
“BANA BAKIN!”

Montunun birkaç düğmesini açtı, elini içeri attı, başı dönüyordu, tüm dünya dönüyordu; insanları seçemiyordu, midesi bulandı; gözünün önüne annesi geldi. Kızkardeşi geldi, babası geldi sonra da. Çocukluk arkadaşları geld, ilk okula başladığı gün geldi, dayak yemişti öğretmeninden o gün.
Temiz, bol oksijenli hava yine burnunu yakmaya balamıştı.

“BAKIN!”
Ayakta durmaya çalıştı.

Biri üstüne atlayıp yere yıktı onu. Kurtuldu.. Yalpalayarak koştu ve giden bir otobüsün kapısındaki demire tutundu.. Otobüs şoförü dursun mu durmasın mı bilemedi. Sürüklendi. Ayakları betona değiyordu.
Bir hamile kadınla gözgöze geldi.

Tam kusarken pimi çekti.


5 yorum:

Hacı dedi ki...

okuyucam reserved

Bey dedi ki...

akıcı, karakterin psikolojisi iyi yansıtılmış, sonunu merak ediyorsun devamını bekliyoruz.

Mert dedi ki...

psikolojm bozuluyo mk senn paylasımlarını siksen okumam

seqs dedi ki...

manitaciyan o1

Unknown dedi ki...

sağolun beyler :*

 

DİSKO Copyright © 2011 - |- Tüm hakları hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklal © - ffako | Kaynak göstermeden alıntı yapanın bacısını sikim. .I.P. - |- Powered by disko